TFF 1. Lig ekibi Altay'ı çalıştıran ve Fenerbahçe'nin teknik direktör
adayları arasında yer alan Yalçın Koşukavak, kariyer basamaklarından
futbola dair fikirlerine kadar birçok konuda TRT SPOR'a özel açıklamalar
yaptı.
Futbolla yatıp futbolla kalkan ve oyuna dair sürekli fikirler üreten Koşukavak, TRT SPOR Yorumcusu Serkan Akkoyun'a konuştu.
Önce İstanbulspor'da gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çekti.
Ardından Gazişehir Futbol Kulübü ve Bursaspor'u çalıştırdı.
Gazişehir'den ayrılırken takımın sadece bir yenilgisi vardı. Bursaspor
ile yollarını ayırdığında ise takım lig ikincisiydi... Deneyimli teknik
adam, şimdilerde TFF 1. Lig ekibi Altay'ın başında ve çıktığı 6 maçta
yenilgi yaşamadı. Koşukavak'ın oyun felsefesi büyük kulüplerin de
dikkatinden kaçmadı ve Fenerbahçe, Altay ile masaya oturdu. Ancak
şimdilik bu meseleyi sezon sonuna bıraktılar...
47 yaşındaki teknik adam futbola dair fikirleriyle dikkat çekiyor.
Zaman zaman pragmatist davranmak zorunda kalsa da uzun vadede oyuna dair
fikir üretmekten yana... Biz de buradan yola çıkarak kendisiyle hem bu
fikirlerini ve hem de genel futbol şablonunu konuştuk. Kağıt üzerinde
uzun ama bir çırpıda okuyacağınız keyifli bir söyleşi oldu.
Hocam İstanbulspor sakin bir camiaydı ve bir felsefe oluşturma
imkanınız vardı. Sonra Gaziantep kısa sürdü, oraya bir şey diyemiyoruz,
ardından Bursaspor bu sefer İstanbul'un tersi yüksek baskısı olan zor
bir camia ayrıca ekonomik krizde yaşıyorlardı. Şimdi yeniden belki de
'yuvanız' diyebileceğimiz Altay... Büyük ama ayakları daha yere basan
bir camia... Tüm bunları düşününce Yalçın Koşukavak nasıl bir teknik
adamdı, neleri doğru yaptı, nelerden ders çıkardı?
İstanbulspor dönemi...
"İstanbulspor'da kulübün şartları doğrultusunda basın, taraftar vs.
azdı. Bu yüzden orada başka bir antrenörlük gerekiyordu. Kulübün de
yapısı doğrultusunda bir plan vardı ve o plan başarılı oldu. İsim olarak
bilinir olmaya başladıktan sonra beni daha hedefli takımlar istedi.
Beklentileri şampiyonluk olan takımlar... Ardından Gazişehir'e gittim."

"Her kulüpte aynı tarz antrenörlük yapamazsınız"
"Şehrin tek takımıydı. 3 yıllık uzun vadeli bir kontrat imzalamıştım.
İki tarafın da birbirinden beklentisi takımın Süper Lig'e çıkması
arkadan da hem fiziki tesisleşme anlamında yapılanıp hem de genç
kadrolar oluşturup, uzun vadede bir proje takımı oluşturabilir miyiz
diye düşünüyorduk. Başkan Adil Konukoğlu da bana güveniyordu. Kendi
resmi sitelerinde de bir açıklama yapmışlardı '14 yıldır ilk defa ilk 8
haftada bu kadar iyi giriş yaptık' diye. Ancak orada birkaç oyuncunun
oyunu kabullenememe ve oyuna karşı pasif direnişleriyle karşılaştım.
Takım da 3. sıradaydı ama yapıda sıkıntılar gördüğümden dolayı başkana
çok defa talepte bulundum, 'gideyim' diye. 'İşleyiş biraz farklı, 3
yıllık kontrat ve planlar dahilinde haraket edemeyeceğiz' dediğimde
orada kalmamı istemişti. Ama ben de aidiyet hissederek çalışmayı
seviyorum, orayla bütünleşmem gerekiyor, birçok yere dokunmam gerekiyor.
Duygusallığımdan dolayı biraz da, ayrılma kararı aldım. Başkan da
ısrarlarıma dayanamayınca dostane bir şekilde ayrıldık. Orası bana bir
deneyim kazandırdı. Basını tanıdım. Antrenmana kamera gelmesi, sorular,
sorulara cevaplar, beklentiler, ekonomik olarak güçlü kulüpte bulunma,
farklı oyuncu yapısı ile çalışma gibi şeyler. Bana 'Orası İstanbul'a
benzemez' demişlerdi ama yanıldıkları şey şuydu; ben Gazişehir'de,
İstanbulspor'daki antrenörlüğü yapmadım zaten. Hangi kulüpte
nasıl bir antrenörlüjk yapacaksınız bunu analiz etmeniz lazım. Her
kulüpte aynı tarz antrenörlük yapamazsınız. Çünkü coğrafi konum,
kültürel yapı, takımla şehrin uyumu gibi hassasiyetler var."

"David Moyes, 'Bazı kulüplerde devrim yaparsınız, bazılarında evrim' demişti"
"Bu arada şöyle bir şey düşündüm; herhalde Allah beni yavaş yavaş daha
zor camialara ısındırıyor. Bu çünkü benim kararımla olmuyor; ben şu
takıma gideyim deyip gitmiyorum. Aşama aşama gidiyoruz. Sonra Bursaspor
olunca, bu sebepten dolayı motivasyonum da arttı. Bursa'da tabii şartlar
çok namüsaitti ama camia büyük, 5. şampiyon... Kulübün ekonomik anlamda
çok büyük problemleri vardı. Bunun yanında bir de ümitsizlik vardı. Bu
tür yerlerde bir şeyleri başarmak daha ciddi ses getiriyor.
İstanbulspor'da da böyleydi. Zamanında basında yer alan, herkesin
hafızasında olan bir takımdı. Oradaki başarı hemen ses getirdi. Aynı
şeyi Bursaspor'da da hissettim. Bir kadro yapılanması yaparsam, genç
oyuncuları kullanırsam ses getirir, kalıcı bir şeyler olur diye
düşündüm. Yani bir nevi kulübü yeniden dizayn etmek... David Moyes, İngiltere'de kursta; 'Bazı kulüplerde devrim yaparsınız, bazı kulüplerde evrim yaparsınsız' demişti. Bursa'da
çok da cesaretliydim. Beklentilere cevap verebileceğimi düşünüyordum.
Transfer son 2 gün açıldı. Genç oyuncularla iyi oyunlar oynamıştık ama
şehrin ve kulübün beklentisi şampiyon olmaktı. Bulundukları yeri kabul
etmiyorlardı ve haklılardı. 15. hafta, -3 puanla 2. sıradaydık. Başkan
hala anlayamadığım bir sebeple kan değişikliği yapalım dedi. Elimde
iskelet kadrom yoktu, tamamıyla ilk defa o ligde oynayacak oyunculardan
bir takımım vardı. Performans anlamında kötü bir iş yoktu ortada ama
kulüpler bazen böyle kararlar alıyor. Kontrol edemediğiniz şeylere çok
mesai ayırmamak lazım. O dakikadan sonra o işi bitirdim kafamda."

"Bütün konsantrasyonum Altay'ı Süper Lig'e çıkarmak üzerine"
"Ben Altay camiasından yetiştim. 9 sene altyapısında, 2 sene profesyonel takımında kaldım. Doğma
büyüme İzmirliyim ve Altaylıyım. Bir yandan da Altay çok köklü bir
tarihe sahip. 17 yıl en üst ligde olmamasına rağmen en üst ligde en uzun
süre oynamış 8. takım. Başkan Özgür Ekmekçioğlu çok emek verdi bu
takıma. Genç ve hedefleri var. İnsanların kendi camiasında çalışması
biraz zordur çünkü onlardan birisiniz. İşin duygusal tarafı da oluyor.
Hem fiziki şartlar hem de kadrolaşma anlamında derin bir yapılanmaya
ihtiyacımız var. Bu konuda başkan sağ olsun bize hep yardımcı oluyor. Altay'a genç oyuncu kazandırma açısından kısa-orta-uzun vadeli planlarımız var. Bu doğrultuda çalışıyoruz. Ligde
de play-off sınırındayız. Ligler oynandığı zaman, düşük bir ihtimal ama
ne olacağını bilemeyiz, futbol bir 'an' oyunu direkt de Süper Lig'e
çıkabiliriz. Daha gerçekçi hedefimiz ise play-off. İnşallah Süper Lig'e
çıkarız. Bu da Altay tarihine geçer. Bütün konsantrasyonum şu an buna
yoğunlaşmış durumda."

Hocam antrenörlük meselesine biraz değinmek istiyorum. Kendi
görüşüm, bununla ilgili bir şey söylemek zorunda değilsiniz ama
antrenörlük lisanslama sistemi bence adil değil. Futbol oynamış kişilere
tanınan ayrıcalık çok fazla. İşleyişe bakınca hiç futbol oynamamış
insanların antrenör olma şansları yok. Ancak yurt dışından lisans
alacaklar ama bu da bir ekonomi... Siz de eski bir futbolcusunuz ancak
'Bu işi sadece eski futbolcular yapar' diyen biri değilsiniz sanırım...
"Antrenörlük kurslarıyla ilgili benim de bazı düşüncelerim var.
Herhalde Avrupa'da böyle bir sistem yok. Herkes başvurabiliyor. Ben de
bunun doğru olduğunu düşünüyorum açıkçası. Mesela mülakaat, ön eleme
gibi kriterler getirilebilir. Federayon da düşünüyordur belki. Birileri
şunu söyleyebilir; 'Ben çok yetenekliyim, çok da iyi antrenörüm ama
federasyon bana lisans vermiyor.' Böyle bir yol açılırsa bu da ortadan
kalkacak. Ben 12 sene Süper Lig'de ve 1. Lig'de asistanlık
yaptım pro-lisansım yoktu. İstanbulspor'u şampiyon yaptım, başvurum
olmasına rağmen olmadı. Puanımın yetmediğini söylediler, anlayamamıştım.
Bu konuda genç antrenörler yakınıyor. Benim ekibimde de Yağız
(Çekem) var mesela. Kendisi mimardı, onu ekibe aldım. Analiz
departmanımda en önemli atrenörlerimden bir tanesi. Onunla
sosyal medyadan tanıştık, yeteneğine güvendim. Bir şeyler hazırlamasını
istedim, onları yapınca potansiyelinin olduğunu düşündüm. Çok mesai
harcıyordu. 4 takımdır beraber çalışıyoruz. Sonra Arda (Tekin) diye bir arkadaş aldık ekibe. O da yöneticilik okumuş ama hikayesi ilginç. Yabancı
dil öğrenmek için yurt dışına gidiyor. O da futbolla çok alakalı,
ilgili, amatör takımda da çalışmış. Marcelo Bielsa'nın 'Gole Giden 11
Yol' kitabını görüyor ama kitap İspanyolca olduğu için okuyamıyor. O da
hırs yapıyor ve sırf kitabı okuyabilmek için İspanyolca öğreniyor. Şimdi
o da Yağız'la beraber çalışıyor. Atletik Performans antrenörü
Ramazan (Varlı) var, 23 yaşında henüz, Marmara mezunu o da çok istekli,
yetenekli. Böyle yetenekli insanların önünü açmak gerektiğine
inanıyorum."
"Oynamak başka, oynatmak başka; öğrenmek başka, öğretmek başka..."
"Oynamak başka, oynatmak başka; öğrenmek başka, öğretmek başka
şeyler. Çok iyi bir öğrencisinizdir ama bu çok iyi öğretmen olacağınız
anlamına gelmez. Antrenörlük biraz yetenek, biraz aşk işi. En
önemlisi bu işin mesaisi yok. İyi yönlendirmek gerekiyor. Tabii ki
futbol oynamanın çok büyük avantajları var. Bir zamanlar çok
konuşuluyordu; alaylı mısın, mektepli misin diye. Ben alaylıyım ama o
dönem de şöyle demiştim: 'Biz alaylıyız. Onlar okuyarak öğreniyor. Biz
de okuyup aradaki farklı biraz kapatabiliriz ama onlar bizden daha
handikaplı çünkü geriye dönüp 15 sene futbol oynayamaz.' Bence bu
tartışmalara gerek yok. Hep beraber, ülke futboluna katkı
sağlayabiliriz. "

"Bence Pep Guardiola savunmacı bir antrenör"
Peki hocam Türk futbolunda antrenörlüğün durumunu -teknik, taktik açıdan- nasıl değerlendirebiliriz?
"Sürekli antrenör değişen ortamda antrenör de kendini korumaya almaya
çalışır. Bu içgüdü, oynamaktan uzaklaşıp oyunu kontrol etmeye ve daha
çok savunma eğilimli oynamaya neden olur. Maçlar 0-0 bittiği zaman kimse konuşmuyor. Hocalara da söylüyorum, Türkiye'de maç 0-0 biterse, yırtıyorsun... Rakip
çok aşağıda ise problem oluyor öteki türlü kimse bir şey demeden evine
gidiyor. Böyle olunca şartlar bizi buraya getiriyor. Futbol bir oyun ve
68'e 105 alanda oynanıyor. Oyun olduğunun bilincine varınca, oynamanın
daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. Benim de ilk yıllarımda defansif
taraflarım baskındı. Tabii ki savunma çok önemli. Ne kadar iyi hücum ederseniz edin, iyi bir savunma planınız yoksa kazanamazsınız zaten. Ama ben savunmayı şöyle yorumluyorum: Hangi
bölgede oynayacağım ve oynadığım bölgedeki savunma parçam nedir?
Aslında ben de savunmacı bir antrenörüm ama benim planım hücum yapmak ve
savunmam da onun hemen arkasında. Tamamıyla ana planın savunma
olduğu zaman oyuncu da keyif almıyor, oyun da sıkışıyor. Bir de
karşınızda aynı felsefeyle çıkmış bir takım varsa uğraş dur... Zamanla,
çok yoğunlaşınca oynamanın bana da oyuncuyu da keyif verdiğini
keşfettim. Ama savunma yapmak için de oyuncuyu ikna etmeniz gerekiyor. Örneğin bir set hücumu var; üçüncü bölgede bir alana yerleştiniz ve rakip sizi derin savunma ile sete zorluyor. O topu kaybetme ihtimalimiz var ama sonra ne yapacağız? İşte bu bir savunma parçası.

"Enes Ünal bana: Hocam 'City ile kampa gittim 15 gün savunma çalıştık' dedi"
"Yine bir örnek verelim; birinci bölgede rakip ön alan baskısı
yapıyor. Benim topa sahip olan taraf olarak rakibin açtığı hatları delip
hücum etmem gerekiyor. Peki topu kaybedersem ne yapacağım? Bu da bir
savunma parçası. Mesela bekleri konumlamdırmam, merkez orta sahadan
birini tutmam, top kaybettiğimde rakibe nasıl yakalanırım; 5'e 3 mü, 4'e
3' mü, bu yakalandığım anda hızlı bir şekilde 'golden zone'u (kalenin
tam önündeki alana verilen isim) kapatabilir miyim? Yani
bunları düşününce ben de savunmacı oluyorum aslında... Bir gün Enes
Ünal'la sohbet ediyoruz, Twente'ye gitmeden önce İstanbulspor'da 1 hafta
antrenman yapmıştı. Dedim ki, 'Bence Pep Guardiola savunmacı bir antrenör', Enes de 'Gerçekten böyle mi düşünüyorsun hocam?' dedi, 'Evet' dedim. Enes de şu cevabı verdi: 'Hocam ben City ile Çin kampına gittim. 15 gün savunma çalıştık.' Yani
savunma diyoruz ama savunmadan ne anlıyoruz? Biz genelde kalenin önüne
otobüs çekmeyi anlıyoruz. Sahanın her tarafında savunma yapabilirsiniz.
Ön alan baskısı ya da topu hücumda kaybettiğinizde gösterdiğiniz
reaksiyon da bir savunma hamlesidir. Bir de dizilişler var. Ülkede
en çok kullanılan diziliş 4-2-3-1. Son dönemlerde 4-3-3 ve belki zaman
zaman skora ihtiyaç varsa 4-4-2 oynuyoruz. Aslında daha çok felsefe ile
ilgilenmemiz gerekiyor. Evet, diziliş bir avantaj sağlar; rakip
eşleşmeleri bozar ama takıma enjekte ettiğiniz felsefe ile alakalıdır.
Yani biz geçiş hücumu mu oynayacağız yoksa topa sahip olup planlı bir
hücum mu yapacağız? Ben de dahil ülke olarak taktiksel anlamda
gelişmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kendimi de bu işin içine katıyorum.
Avrupa standartlarına göre taktiksel anlamda yetersizliklerimiz olduğunu
söyleyebilirim."
"Sonuçta performans antrenörüsünüz ve tabela ile sorgulanıyorsunuz"
Sizin takımlarınız, oynadıkları liglere bakınca 'bam-güm'
oynayan rakiplerine nazaran daha pasa dayalı, topa sahip olan, oyunun
gidişatına göre kontra/set planları deneyen takımlar... Başarılı,
başarısız olabilirsiniz bunlar performansa bağlı şeyler ancak sizin bir
futbol felsefeniz olduğunu gözlemliyoruz. Bunu bize nasıl anlatırsınız?
Yalçın Koşukavak'ın futbol felsefesi nedir?
"Öncelikle oyuncu kadrosu çok önemli. Antrenör de bazı şeylerin derinliklerini bilmeli ve oyuncuları ona göre kullanmalı. İstanbulspor'da
2. Lig'de 71 puan aldığımızda oyunu, tamamen hızlı hücumlar üzerine
kurgulanmış bir takımım vardı. İkinci oldum. İkinci sezon 68 puanla
şampiyon oldum, o zaman da set hücumum vardı. Topa sahip olarak, birinci
bölgeden pasla çıkarak... Ama bu bir plandı. İstanbulspor alt
ligden geldiğinden dolayı ilk sene iddialı olmayacağımız için herkesin
bize hücum edeceğini düşündüm. 'Beni ciddiye almazlar ben de hızlı
hücumlarla maç kazanabilirim' diye düşünmüştüm. Öyle de oldu ama
Ümraniye çok ciddi bir performans gösterince ben 71 puan toplamama
rağmen onlar 74 puanla şampiyon oldu. O dönemde de Guardiola, Bayern'deydi ve Avrupa'da en az gol yiyen iki takım 20 golle Bayern'le İstanbulspor'du. Ben
şöyle düşünüyorum; bir takımın ciddi bir A planı olmalı. Yıllar önce
Marcelo Bielsa, Şili'de çalışırken, 'Güçlü bir A planınız varsa B
planına ihtiyacınız olmaz' demişti. Bugün sorsalar farklı bir cevap
verir. Ülkede oynanan futbol da etken... Evet topa sahip olarak
oynayacağız, alanları doğru kullanacağız, hareketli olacağız, futbol bir
'an' oyunu ve o anları iyi yakalayıp doğaçlama yapacağız. Peki bu
yeterli oluyor mu? Olmuyor. Öyle bir rakibe denk geliyorsunuz
ki bir hafta; sert, oyuncu kadrosu iyi ve pratikleri var, bazı şeyleri
sorun yaratabiliyor. O zaman tamamen pragramatik yaklaşıp, skor odaklı
oynuyorsunuz."

"Zaman zaman A planından uzaklaşıyor, oyunu erteliyorum. Ama bu da 18'in üstüne otobüsü çekmek değil. Küçük
planlar yapıyorum. Rakibi belli bir tarafa yönlendirmek olsun, bir
yerde organizasyon yapıp rakibe onu hissettirmeden başka bölgede
sıkıştırmak olsun... Bunun yanında ben 4-3-3 dizilişini kullanıyorum. Ama zaman zaman değiştirebiliyorum. Mesela bir Altınordu maçı oynadık ve 60. dakikada 10 kişi kaldık. O maçta birçok diziliş kullandım. Çünkü şartlar öyleydi:
10 kişi kaldım, 1-0 öne geçtim, rakip stoperini santrfora gönderdi, bir
santrfor daha aldı, oyun sadece hava trafiğine döndü vs... Maçta
skor 0-0'ken 4-3-2'ye döndüm. Çift forvetle gol aradım. Sonra golü
bulunca bu sefer 10 kişisiniz biraz tedirginsiniz tabii, bu aşamada
4-4-1'e döndüm, alanları kapatıp maçı son bölüme taşımayı planladım. Son
bölümde rakip uzun oynamaya başladı. Ben de ekstra bir stoper aldım ve
5-3-1'e döndüm. Böyle olunca da Altınordu'nun bekleri çok çıkmaya ve top
getirmeye başladılar. Bu da beni rahatsız etti. Bu sefer de 5-4-0'a
dönüm ve oyun kilitlendi, 1-0 kazandık. Ama tabii
olmayabilirdi, gol de yiyebilirdik. Bu şu demek değil; 'Ben dizilişleri
değiştiririm, maç kazanırım' ama o anlarda bunları yapmam gerektiğini
hissettim çünkü oyunu görüyordum. Dediğim gibi zaman zaman ana plandan
uzaklaşıyorum ama bu da parça parça oluyor. Yani top savunmaya geldiği
zaman benim takımım rastgele vurmuyor, yine oynamaya çalışıyor. Zaten
Türkiye'de yetenekli oyunculardan kurulu takımlar top sizde olduğu
zaman sıkıntı yaşıyorlar. Çünkü onlarla savunma yapmak biraz zor iş,
konsantrasyon ve oyun karakteri istiyor, psikoloji devreye giriyor. Sürekli
topu çeviren bir rakip var ve sürekli koşuyorsunuz. Ne zaman, nereye
kadar? İlla ki birisi duruyor ve alan veriyor, oradan da topu oyuna
dahil ediyorsunuz. Sonuçta performans antrenörüsünüz ve ülkede tabela
ile sorgulanıyorsunuz. Zaman zaman ana oyundan vazgeçmek zorunda
kalıyoruz, mecburuz."

"Türkiye'deki gollerin çoğu hızlı hücumlarla atılıyor"
Bir röportajınızda "Tabela tam bir canavar! Kazandınız mı,
kaybettiniz mi? sorgulanıyorsunuz, kolay değil. İnsanlar sadece buna
bakıyor." demiştiniz. Sizce Türk futbolunun sorunu sadece sonuca
odaklanmak mı ve bunu nasıl değiştirebiliriz?
"Bir endüstriyel futbol gerçeği var, kabul etmeliyiz. Bir de tuttuğumuz
takımlarla ilgili bütün duyguları çok sınırlarda yaşıyoruz... Çok iyi
bir oyun var mesela, Bursa'da yaşadım bunu, maç berabere bitiyor
kimse memnun değil. Çok kötü bir oyun var ama skor iyi, herkes memnun.
Sonraki haftalar iyi oyun var, takım kazanamıyor bu sefer de iyi oyunu
ne yapalım, takım kazansın... Aslında kavram kargaşası var. Bu
bir süreç. Bir maç kaybetseniz de iyi oynamak size uzun süreçte
kazandırır. Fakat sabretmeyi beceremiyoruz. Temmuz ayında TFF 1. Lig'de
sorun bütün başkanlara herkes 'Şampiyon olacağız' diyor. Bir ligde 18
takımın şampiyonluk hedefinin olması... Süper Lig'de bazı takımlar
Avrupa'ya gidelim, bazıları ilk 10'da kalalım diyor. Burada ise hiçbir
takım diğerini kabul etmiyor, herkesin şampiyon olmayı düşündüğü bir
ortam var. Kulüplere gidiyorsunuz yana yana bir şampiyonluk talebi var.
Siz de futbol adamı olarak bazı şeyleri görüyorsunuz. Gerçekçi olduğunuz
zaman rahatsız edici oluyorsunuz. Şunu söylemenizi istiyorlar; 'Merak
etmeyin, şampiyon oluruz' ama bu da hayal satmak oluyor. Şampiyon olabilirsiniz ama bir sürece, yapılanmaya, oyun planına ve bu oyunu oynayacak oyunculara ihtiyaç var. Bir
takıma geliyorsunuz bir bakıyorsunuz; beklenti ile eldeki malzeme
arasında ciddi farklar var. Dominant oyunu oynayamayacak kadro var. O
kadroyu bir transfer döneminde tertemiz hale getirip şampiyon olacak
takım haline getirmenizi bekliyorlar. Bu kolay bir şey değil. Bence
kadro mühendisliği iyi olmayan takımların en az 2-3 transfer dönemi
geçirmeleri gerekiyor. Ama bu sürece de kimse sabretmiyor ve tabela
canavar oluyor. Belki çok yeneteklisiniz, hayalleriniz var ama birileri
sizi beklemiyor. Sürekli o tabela canavarı ile tehdit ediyor. Siz de
duruma göre hareket ediyor, kaybetmeme adına bir kurgu yapıyorsunuz. Bir
tane de hızlı çıkıp atarsanız rakibi yenebiliyorsunuz. Bu da defansif
bir futbol ortaya çıkarıyor. Ben tüm liglerde çalıştım,
Türkiye'deki gollerin çoğu hızlı hücumlarla atılıyor. Set hücumu yapmak
kolay değil. Karşınızda yerleşmiş bir savunma var. Hareketlilik lazım,
senkronizasyona ihtiyaç var. Aynı anda iletişime ihtiyaç var. Birbirini
takip edip, boş alanlara yorum getirme var, hücum etmek zor. Guus
Hiddink'in 2002 senesinde Güney Kore Milli Takımı'nı çalıştırırken
hazırladığı bir dosyasına ulaşmıştım. Hiddink şöyle diyordu: 'Atletik
tarafla çok ilgilenen antrenörün kolaycı olduğunu düşünüyorum.' Çünkü
oynatmak biraz daha mesai isteyen, detaylı bir şey."

"Çalıştığınız şeyin sahada uygulanması çok keyif veriyor"
Hocam ben sizi ciddi bir 'antrenman' hocası olarak görüyorum.
Yani antrenmanlara çok önem veren, taktik çalışmalara dikkat eden bir
hoca imajınız var. Bu doğru mu? Antrenmanların, özellikle taktik
çalışmaların modern futboldaki önemi nedir?
"Ben taktik antrenman yaparken zaman zaman parça antrenmanlar yapıyorum. Oyuncuları mevkilerine göre ayırıyorum. O
mevkilerde maçta karşılaşacakları senaryoları çalışıyoruz. Ne zaman
aksiyona girecek, topu aldığı zaman ondan istediklerimiz neler, iç
koridoru mu kullanacak, genişlik mi verecek hücumda... Bireysel
olarak böyle antrenmanlar planlıyorum. Savunmacılara ayrı, orta
sahalara ayrı gibi. Sonra da grup parça antrenmanı... Mesela bu konuda
da teknik adamlar kendi aralarında ayrışıyorlar. Taktik antrenman 11'e
11 mi, 11'e 0 mı, parçadan bütüne mi yoksa bütünden parçaya mı yapılır?
Bu soruyla ben çok muhatap oldum. Bu bence antrenörün tarzıyla alakalı.
Hepsini yapabilirsiniz aslında. Takımınızın seviyesi ne durumda?
Akışkanlığı nasıl sağlıyorsanız o yöntemi kullanırsınız. Ben hepsini
kullanıyorum. Bazen hücumcularla sete yerleşmiş sabit mankenlerle, bazen
oyuncu sayısını yavaş yavaş artırarak, 5'e 4, 6'ya 5, 7'ye 6. Kolaydan
zora gidiyorum. Çünkü önce oyuncu alanı kullanmayı öğrenmeli. Önce
manken duruyor, sonra rakip hareket ediyor ve sizin de hareket edip
sorunu çözmeniz gerekiyor. Sonra da zaman zaman 11'e 0 antrenmanları,
pozisyon antrenmanı olarak kullanıyorum. 11 oyuncu, karşılarında
mankenler var: Oyuncuların mesafeleri, takımın boyu ve bir de takıntılı
olduğum savunmadan üçgenler kurup çıkmak ve kullanacağım alanları boş
bırakmak, bunları çalışıyoruz. Sonra da bunları 11'e 11 oynatarak daha
çok hafızada kalsın, pekiştirsin diye uğraşıyoruz. Tabii zorluğu şu; aşağıdan
gelen oyuncumuzun antrenman geçmişi zayıf. Ülkede en çok 4'lü savunma
kullanılırken, oyuncuyu 3'lü savunmaya soktuğunuz zaman alan geniş
olduğu için pozisyon hatası yapıyor. Bir de oyuncu hızlı ve
atletikse daha büyük tehlike var! Bam diye çıkıyor, alanı terk
ediyor. Zamanlamasını ayarlayamazsa rakip boşalttığı alana topu
indiriyor, koşucu oyuncu ile golü buluyor. Bu seviyede oyunculara
diziliş öğretmeye çalışıyorum.

"3-4-1-2, 3-5-2, 3-4-3, 3-4-2-1, 3-3-1-3, 4-3-3... Oyuncuları ne kadar
çok bu konularla haşır neşir edersek vizyon genişliyor. 3'lü savunmanın
kanat beki olmakla, 4'lü savunmanın beki olmak arasında çok ciddi
farklar var. Kanat beki 80 metreyi tek başına oynuyor, diğer tarafta iki
kişi oynuyorlar. Bu bile aslında çok ciddi farklara neden olur. Ben
bunları öğretmeye çalışıyorum çünkü öğretmeyi de seviyorum. Bir şey
üzerinde çalışıyorsunuz ve onu oyun içinde gördüğünüz zaman çok hoşunuza
gidiyor. Bursa'da 24 pasla gol atmıştım çok ilgi çekmişti. Sonra Altay'la Bursa'ya rakip olduğumuzda da onlara 21 pasla gol attım. Çalıştığınız şeyin sahada uygulanması çok keyif veriyor."
"20 yaşında bir oyuncu artık lig oynamalıdır"
İstanbulspor'daki ilk seneniz ve daha sonraki süreçte Zeki
Çelik, Okan Kocuk ve transfer piyasasında da sık sık konuşulan Duhan
Aksu gibi isimler 19-20 yaşlarında sizlerle çalıştı. Hocam genç
oyuncularla çalışmak bir tercih mi yoksa zorunluluk mudur?
"Şimdi önce genç oyuncuyu tanımlamak lazım. Zeki de Okan da genç değildi... Ben
oyuncunun potansiyeli ile ilgilendim her zaman yaşına ya da geldiği
takıma bakmam. Bunu zaman zaman kulüplere kabullendirmekte zorlandım. Bazen
3. Lig'den bir oyuncu söylüyorum ama kategorize etmeyi sevdiğimizden
dolayı '3. Lig'deki oyuncu TFF 1. Lig'de oynar mı?' deniyor.
Antrenörleri de kategorize ediyoruz bu arada; TFF 1. Lig antrenörü,
Süper Lig antrenörü... Bu da çok doğru değil. O zaman Klopp da
olmamalıydı."
Hocam Guardiola, Barcelona B Takımını çalıştırken, 3. Lig takımıydı, direkt A Takım hocası yaptılar, La Liga'da çalıştı...
"Bizde bu işler daha zor oluyor. Bir kulüp antrenörsüz kalıyor, 'Ya
altyapıdaki hocaya bir verelim de bakalım ne oluyor' İyi de 3 günde
yapacak bir şeyi yok ki! Allah yardım eder maç kazanırsa da antrenör
oluyor. Kazanamazsa olamıyor. Garip bir şey... Şimdi sorumuza gelirsek;
Zeki'yi genç milli takımda oynarken atletik açıdan güçlü görmüştüm.
Sonra da Bursa'nın kiralık göndereceğini duydum ama satılabilir de
denince İstanbulspor'a aldırdım. Okan da benden önce TFF 1. Lig'de
Bandırmaspor'da oynamıştı ve küme düşmüştü. Baya da gol yemişti.
Transferde böyle kriterler ön planda tabii; kaç gol yedi, kaç gol attı,
kaç maç kazandı, kaç şampiyonluğu var gibi sonuç odaklı transferler
yapıyoruz. Okan'ın transferi bu açıdan zordu. (Not: O sezon Okan,
Bandırmaspor'la 25 maç oynadı, 39 gol yedi. Maç başına yaklaşık 1,5 gol)
Onu arayıp 'Seni İstanbulspor'a almak istiyorum' dediğimde onun için
büyük bir fırsattı. Çünkü büyük bir travma yaşamışsınız, takımınız küme
düşmüş bu kadar gol yemişsiniz. O dönem bonservisi ile alamadık, kiralık
olarak geldi. Biz aldık 3 ay sonra A Milli Takıma çağrıldı! Duhan Aksu
da Fenerbahçe U21'de zaman zaman oynuyordu. Atletik açıdan iyi
görmüştüm. Ayak tekniği iyi, dinamizmi var, bir potansiyel sahibiydi.
Biraz üzerinde çalışırsak bir şeyler olur diye düşünüp aldık. Sağ
olsunlar bizi mahcup etmediler. Yani ben oyuncunun hangi ligde
ya da ne durumda oynadığına değil, geleceğe dair potansiyeline
bakıyorum. Hatta mevkisini bile değiştirebilir miyiz diye düşünüyoruz. Çünkü
bazen oynadığı mevki o oyuncuya tam oturmayabiliyor, başka mevkide daha
iyi oynayabilir diye yaklaşıyorum. Ama bu aşamadan sonra kritik bir
noktaya denk geliyoruz: Oyuncunun algılama ve öğrenme eğrisi iyi mi? Onu
yakalayınca oyuncu oluyor zaten. Çok yetenekli bir oyuncu
yakalıyorsunuz ama öyle şeyler öğrenmiş ki değiştiremiyorsunuz. Aslında
değiştirmekten kastınız onu bozmak değil. Onun yeteneklerine farklı
şeyler katmak istiyorsunuz ama mevcut halinden uzaklaşamıyor, sadakatle
bağlanmış.

"Muhammed Demirci'de çok yaşadım bunu. Ofansif
yetenekleri çok iyi olmasına rağmen sürekli kaleden uzak oynuyordu. Orta
sahaya yerleşip, pasörlük yapıyordu. Ona bir gün şöyle dedim: "Bunu
masterlarda oynayan biri de yapabilir. Sen dribling yapacaksın, şut
atacaksın, kalenin oralarda problem çözecek yeteneklerin var. Orta
sahada duracak 35 yaşında bir oyuncu alırım, oyun kurar. Pirlo oynamadı
mı? Orası için zamanın var." Yani aslında ben bir şey yapmıyorum.
Oyuncular kendi yapıyor. Oyuncu öğrenmek istiyorsa, sizden rahatsız
olmuyorsa öğreniyor. Ama öğretemediklerim de var. Bir sınıfta 30 öğrenci
var; doktor da oradan çıkıyor, hiçbir şey olamayan da... Bizim işimiz
de buna benziyor. Ben performans antrenörüyüm. Zeki'yi 20
yaşında aldım. Bu yaşta bir oyuncu benim için performans oyuncusudur,
artık lig oynamalıdır. Ha bunlara genç deniyorsa tamam ben genç
oyuncu antrenörüyüm. Ama genç oyuncu 14-15-16 ise ben oralarda
çalışmadım. Ligde 35 yaşında oyuncular oynayınca, 20 yaşındaki oyuncu
genç geliyor bize... Altay'da da genç, yetenekli oyuncular görüyorum ama
şimdi kulübün bir beklentisi var. Kullanamıyorsunuz bu oyuncuları çünkü
canavar tabela sizi tehdit ediyor! Bir de oyuncuların antrenman
geçmişleriyle alakalı çok ciddi bir problem var. Antrenmanlara
başladığımızdan bu yana altyapıdan 4-5 oyuncuyu A Takımla oynatıyorum. Yetenek anlamında problem yok. Rondolarda falan oyunu bozmuyorlar. Ama ikili mücadele ve devamlılık anlamında problem var. Aşağıdan
zaten taktiksel anlamda, oyun bilgisi anlamında problemli geliyorlar
bari atletik açıdan bir tarafları tamir etsek hedefe daha kolay
ulaşacağız. Duhan ve Zeki'deki kriter buydu zaten. Onlar anatomik olarak
yaşlarının üzerinde bir kas yapısına sahipti ve dayanıklıkları da
vardı. O seviyede oynatabilmem için önemli olan oyuncuların güçlü
olmalarıydı. Şimdi bakıyorum çok yetenekli oyuncular var ama fiziksel
açıdan çok güçsüz. Şampiyonluğa oynayan takımda kullanamıyorsunuz."
Çocuklara da yazık olur...
"Evet. Mesela Ali Akman. Onunla çok konuşuyordum; 'Ali zamanı var. Sabırlı olacaksın' diyordum.
Çok akıllı bir çocuk. Olayları anlayabiliyor. Kendisinin de farkında,
öz eleştirisini de yapıyor. Onu ikna ediyordum. Taraftar sürekli
oynamasını istiyordu. Kupa maçında Bayburt'ta 90+'da bir gol kaçırdı.
Sonra sosyal medyada bana gösteriyor; 'Hocam bir sürü hakaret var'
diye... Eslem'i Beşiktaş'tan aldığımızda 5 ay oynatmadım. Sürekli 'Ne
zaman oynayacağım' diyordu ben de 'Zamanı geldiği zaman' diyordum. Gereken
şartlara ulaşmadan oynarlarsa sahada acı çekerler. Bu sefer öz
güvenlerini kaybederler ve bu da onları en az 2 sene geriye atar. Öz
güveni bir defa kaybettin mi bir daha zor kazanırsın. Oyuncuya
fiziksel tahammül göstermek uzun bir süreç. Örneğin bir oyuncuda
hipertrofik bir şeyler yapacaksınız, kas çeperini kalınlaştıracaksınız,
dayanıklılık geliştireceksiniz. Ama bu antrenman hem zor hem de
psikolojik olarak bunu taşımak kolay değil. Bir taraftan da koordinatif
yetilerini, tekniğini bozmayacaksınız. Bir kulüp politikanız olması
gerekiyor. Mesela Altınordu. Hüseyin Eroğlu benim arkadaşım. Orada ürün
çıkmasını isteyen bir mekanizma var ve onun üzerine uğraşıyorlar. Altay
şampiyonluğa oynuyor, maç kaybetme riskiniz var. E bu lig çok sıkışık,
maç kaybettiğiniz anda sizi aşağıya atar. Oyuncu atletik açıdan hazır
olunca zaten oynatıyorsunuz. Birinci öncelik fiziksel yeterlilik."

"Simeone'nin futbolunu her oyuncu oynayamayabilir"
"Türk futbolunun problemlerinden bir tanesi de üretmemek sanırım.
Oyuncu da üretmiyoruz, oyuna dair felsefe de üretmiyoruz hele herhangi
bir teori ortaya atıp tartışmıyoruz bile. Mesela Atletico Madrid'de
Simeone eleştirilse de bir felsefe üretiyor ve tam zıttı durumdaki
Liverpool'u mat etmeyi başarıyor. Bu oyunda biz kendimize ait bir
üretimi, özellikle düşünce dünyasında üretimi nasıl artırabiliriz? Bu
oyuna nasıl bakmalıyız?
Bu bir oyun! 'Oyuna' nasıl bakmalıyız değil mi? Futbol bir oyun. Oyun
gibi bakmalıyız. Oynayanın, oynatanın keyif alması gerekiyor. Şimdi
şöyle bir şey var; 'Ya Simeone'den keyif almıyoruz' Yani ben de
çok keyif almıyorum. Gerçek bu, beni cezbetmiyor ama o da La Liga
şampiyonu, Barcelona da... Futbolda bir tane doğru yok. Bunu
iddia edersek bu örnek bizi mat eder. Alanları kapatıp oynayan, takım
boyu ve kompaktlığa özen gösteren ve antrenman metotlarında da savunmaya
özen gösteren, yakaladığı zaman hızlı çıkan bir Simeone gerçeği var."
Arda Turan geçenlerde şöyle bir şey söylemişti: 'Atletico'daki
futbol eleştirilse de biz soyunma odasına girdiğimiz zaman tüm
yorgunluğumuza rağmen çok keyif almış oluyorduk. Çünkü çalıştığımız
şeyleri sahada uyguluyorduk ve bu da bizim oyundan keyif almamız
sağlıyordu.'
"Bence oradaki kritik nokta şu: Siz oyuncuyu antrene ederken, o
felsefeyi kabul ettirmek için uğraştıktan, oyuncuyu ikna ettikten sonra,
bir rakibe karşı oynarken, hele ki zor bir rakipse ve oyun tutuyorsa
oyuncu duruma kanalize oluyor ve yaptığı şeyden keyif alıyor. Simeone'nin futbolunu her oyuncu oynayamayabilir. Zor bir oyun çünkü, %60 top rakipte, o psikolojik durum... Oyuncunun mental olarak çok güçlü olması lazım. Öyle
bir savunma yapabilmek bize pek uygun değil gibi... Mesela bir futbol
seçmesi düşünün altyapılarda. Her gelen 10 numara. Hiçkimse 'Ben
savunmacıyım' demiyor. Tabi şu da var; Savunma yapmaktan mı keyif alan
oyuncu daha fazladır, özgür oynamaktan keyif alan oyuncu mu daha
fazladır? Ama kazanma odaklı da bir şeyleri başarmamız gerektiği için
oynamanın yanına savunma koymamız gerekiyor. O zaman oyuncu ikna oluyor;
'Ya hoca beni kısıtlamıyor, oynamama izin veriyor ama bir taraftan da
takım savunmasıyla ilgili aksiyonlar söylüyor o zaman bunları da yapmam
lazım demek ki.' Nagelsmann'ın dediği gibi yüzde 70'i iletişim. Oyuncuyu ikna etmeniz gerekiyor. Top
bizdeyken herkes özgür. Top rakibe geçtiği zaman özgür alanlar var, o
alanları kapatmazsak, başımıza bela oluyor. Çok özgür olmak istiyorsanız
topu rakibe vermeyin..."

"Teorisiz pratik sağır, pratiksiz teori ise ölüdür"
Hocam işin özünde yatan, siz ne kadar üretirseniz üretin işin
bir de oyuncuları ikna etme kısmı var ki bu uygulamaya geçme aşamasında
en kritik nokta...
"Ben sayfalarca not yazıyorum. (Burada yüzlerce sayfalık antrenman
notlarını gösteriyor). Ne kadar yazarsam yazayım, dünyanın teorisini
üreteyim; pratik olmayınca teori ölü! Bir senaryo yazıyorsunuz ama
rolleri vereceğiniz oyuncular çok önemli. Bazı oyuncular var Şener Şen
gibi her rolü oynuyor. Öyle oyuncular zaten kıymetli. Ölü olan senaryoya
can katacak oyunculara ihtiyaç var. Yoksa sabaha kadar yazın, ancak
teorisyen olursunuz. Yıllar önce bir hocam şöyle bir söz söylemişti: "Teorisiz pratik sağır, pratiksiz teori ise ölüdür." Bir
şey okuyorsunuz ve lezzet alıyorsunuz ama hayata geçirmeye gelince,
sorunla karşılaşıyorsunuz. Teori var ama pratik olmazsa bir anlam
kazanmaz."
Hocam son dönemde neler okuyorsunuz, neler izliyorsunuz, neleri
takip ediyorsunuz? Hep futbol var hayatımızda ama bunun bir de deşarj
kısmı olmalı...
"Ben futbolla uğraştıkça deşarj oluyorum, değişik bir yapım var. Oğlumla Netflix'ten bir şeyler izleyelim dedik. Sunderland Til I Die'ı izledim. The English Game'i izledim ama sonra dayanamadım yine eski maçları izlemeye kaçtım. Ya
elimde kağıt kalemle dolaşırım ya da telefonumda taktik pad var açıp
ona notlar alırım. Öyle dinleniyorum. Dışarıda çocuklarla yemek yerken
bile siparişi verdikten sonra ya masadaki şekerlerle kadro yapıyorum ya
peçeteyi alıp bir şeyler yazıyorum. Çocuklar da bundan memnun değil ama
ruhuma işlemiş... Bazen bir ağacın gölgesine oturuyorum, tamam diyorum
şimdi dinlenme zamanı, futbol falan yok; en fazla 5 dakika sürüyor sonra
yeniden futbol düşünmeye başlıyorum. Son zamanlarda kitap okumaya da
çok vaktim olmadı. Aslında kütüphanede çok kitabım var ama o tabela
canavarı yüzünden pragmatist olup maç kazanmayı düşünüyorum, bu da beni
kitaplarımdan uzaklaştırdı. Şimdi Arda ile Yağız'a 5-6 tane kitap
siparişi verdirttim. Onlar da direkt antrenman kitapları."

"Futbol adamlarının gelişmesine katkım olursa bu beni mutlu eder"
Son sorum da şöyle hocam; Yalçın Koşukavak bir gün emekli
olduğu zaman, kariyerine dönüp baktığında nasıl bir futbol adamı olarak
hatırlanmak ister?
"Çok güzel bir soru... Herkes şampiyon oluyor. Şampiyon olmak güzel de bir şey. Ama Cruyff'un bir sözü vardır; 'İtibar bir ömür boyu, kazanmaksa gelip geçici, aldatıcı, oyalama olabilir' diye. Ülkemizde
ne kadar başarabiliriz bilmiyorum ama oyuna dair Avrupa'daki trendlerin
de dışında bir iz bırakabilirsem ve futbolu benim düşündüğüm gibi
düşünen genç antrenörler çıkarabilirsem mutlu olurum. Şampiyonluk
kıymetli ve güzel ama çok kalıcı olduğunu düşünmüyorum. İnsanın gelişmesine, futbol adamlarının gelişmesine katkım olursa bu beni mutlu eder. Bir
de 68'e 105'te, oyun içinde bir şeyler üretmek... Yıllar önce ilk
yardımcı antrenörlüğümde, hiç taktiksel dizilişleri bilmeden yazdığım
bir notu buldum. O zamanlar 3-5-2, 4-4-2 oynanıyor. Dedim ki 'Bu
kuralları kim koyuyor kardeşim! İlla böyle mi oynamamız lazım.' 3-3-3-1
diye bir diziliş yapmışım. Orada da matematiğim şu: TRT'yi izliyorum. Ali
Sami Yen Stadı'nda maç var. Sahanın kenarları hep çim, ortası kel,
çimler baya bir uçmuş, gitmiş! Demek ki futbol ortadan oynanıyor. Ben de
o zaman takımı ortaya yerleştireyim, kanattan gelirlerse zaten kayarız
diye düşünmüşüm. Ama ortayı tutarsak rakip gelemez."
Kaynak: Serkan Akkoyun / TRT SPOR