Futbolda yeni veya farklı gördüğümüz denemelere 'modern' etiketi
verirken oyunun temelini eksik mi bırakıyoruz? Avrupa ile
eşleştirdiğimiz felsefeler ve oyuncu profilleri arasında zayıf bir köprü
mü var? Birkaç paragraf sesli düşüneceğiz.
Futbol ilerledikçe geri kalmışlığımız, yeni fikir ve oyun akımları egemen oldukça takip etmekte zorlanışımız herkesin malumu.
Oyunu ve oyuncuyu modernleştirmek kuşkusuz bir ihtiyaç ve bunu henüz başarabilmiş değiliz.
Tam da bu sebepten, yeni ya da farklı olanın peşinden koşulsuz giden,
sorgusuz inanan ve tartışılmalarını ‘geri kafalılık, yeniliğe karşıtlık’
gören bir düşünce kümesi oluşturduk.
Bunu yaparken oyunun temelini ve olmazsa olmazlarını, mecburiyetlerini
tamamen ikinci plana atmaya başladık. ‘Modern futbol’ adı altında son
derece eksik, yetersiz, temel işlevlerde geri kaldığı için problematik
oyuncuları ve oyun yapılarını savunur hale geldik.
Bu da çoğu zaman gerçeklikle örtüşmeyen hayaller kurdurduğu gibi sonuç
üzerinden modernleşme fikrine karşıtlık başlatmaya vesile oldu.
Uzun süredir yazmayı düşündüğüm ancak toparlamak için uygun zamanı
kolladığım bu içerikte sadece ve sadece fikirlerimi ve belli
rahatsızlıklarımı paylaşacağım.
Bu rahatsızlıklarımı, yeni ve farklı olanı savunmak için çok kusurlu
yapıları ve bireyleri kusursuz gösterme dürtüsü üzerinden ele alacağım.
Yazı boyunca örneklendirerek gidelim.
Oyuncular, pozisyonlar ve göz ardı edilen şartlar
Hepimizin malumudur ki artık futbolda her mevkiden oyunun her alanına katkı bekleniyor.
Bir kalecinin, bir stoperin oyun kurulumunda direkt rol oynaması, bir
forvetin savunma planını başlatması, çizgi oyuncularının merkezi
desteklemesi, merkezi paylaşan isimlerin çizgileri ve iç koridorları
kullanabilmesi gerekiyor.
Bu bütünlük arayışının tek bir nedeni var: Minimum düzeyde zaaf göstermek.
Takriben 2014-2015 dönemlerinden sonra NBA’in yaşadığı dönüşümün alt
metninde de bu vardı. Artık topla tam sahaya açılamayan, yüzü dönük 1v1
oynayamayan, şut menzili dar ve atletizmi kısıtlı dört numaraların
rotasyonlardan kesilmesinin, yalnızca skorer ya da yalnızca yönlendirici
süperstarların yan parçaya dönüşmeye başlamasının altında ‘komple
oyuncu’ olamayışları yatıyordu.
Zira oyun ve stratejiler ilerledikçe antitezler de gelişiyor, rakipler
sizi durdurabilmek için her şeyinizi ama her şeyinizi ezberliyor, size
hem hızlı, hem güçlü hem de her noktada üretken olmak dışında hiçbir
şans bırakmıyordu.
.jpg)
Bugün Play-Off seviyesinde takımlarının birinci starı olan istisnasız
her oyuncu (1’den 5’e tüm pozisyonlarda) sahanın herhangi bir
noktasından çektiği yardım savunmasına karşı pasörlük yapabiliyor, bire
bir oynayabiliyor, şut atabiliyor ve çoğu eşleşmede güç üstünlüğü
kurabiliyor. Çünkü oyun artık sizi bunların tamamına sahip olmaya
itiyor.
Aynı durum uzun süredir futbol için de geçerli.
Elit seviyede “10 numara” rolünü sınırlayan faktör artık o yetenekteki
oyuncuların sahanın her noktasına basmasına ihtiyaç duyuluyor oluşu.
Oyunun merkezini oluşturan futbolcuya konfor alanı açmak yerine onun
çalışkanlık göstermesi, savunma eforu koyması, gerektiğinde geriden top
alması ve skora katkı sağlaması bekleniyor.
‘Pivot santrfor’ rolündeki oyuncular kendi içlerinde elemeye tabi
tutuldu. Bu tip isimler arasında Kane gibi geçiş hücumlarını yönetebilen
oyuncular tepede kalabiliyor. Geriye kalan örnekler ya rol oyuncusu
olarak devam ediyor ya da seviye düşerek bizler için fırsat transferi
halini alıyor.
Şampiyonlar Ligi’ni kazanma hedefiyle yola başlayan hiçbir takımda
stoperlerin rakip yarı alanının ortasına kadar çıkamadığını, iç
boşluktan ters taraftaki koridora net toplar atamadığını göremiyoruz.
Bizler de bunlara öykünüyor ama çoğunlukla yanlış anlıyoruz.
Eksiklikler de tam bu noktada başlıyor…
Misalen, oyunu geriden kurmayı ilke edinmiş ve bundan taviz vermeyen bir Türk takımı düşünelim.
Bunun Avrupa’daki örneklerinde teknik stoperler görüyor ve bu takım
için de gerekli olduğu görüşünü ortaya atıyoruz. Ancak bu noktadan sonra
gelecek stoperin sadece teknik olup olmadığına bakıyoruz.
.jpg)
Oysa bize bu öykünmeyi kazandıran takımların stoperleri yalnızca teknik
oyuncular değil; Atletizminin, üst düzey pozisyon bilgisinin,
sertliğinin, önsezisinin, hem yüksek hatta hem derinde oynayabilme
becerisinin yanında oyun kurabilen oyuncular.
Haliyle bu bütünü tek yönden ele almak kusurlu bir kadro ve yapı
oluşabilmesine, bir numaralı ilkeyi yerine getirirken temelin
çatırdayabilmesine ve sorgulanmayan yeniliğin kolayca antitez
üretilebilecek bir forma girmesine neden olabiliyor.
Örneği değiştirelim ve ‘sahte forvet’ kullanma güdüsünü ele alalım.
Bu arzuya yönelten Avrupa kulüplerinin neredeyse tamamında sahte forvet
rolü, oyunu hızlandırabilmek ve gerektiğinde santrfor üzerinden de
geçiş sağlayabilmek için kullanılıyor.
Fizik, profil, oyun tarzı ve yetenek eşleştirmesi gibi parametrelerce
Avrupa’daki örneğe benzeyen bir oyuncu Türkiye’de kullanıldığında bu
fikrin doğrudan taraftarı oluyor ve sahte forvet rolünün sadece
getirilerine odaklanıyoruz.
Oysa bunu Liverpool, Manchester City gibi kulüplerde yapan oyuncular
aynı zamanda sırtı dönük top saklayabilen, dar alanda bağlantı
sağlayabilen, kolayca yüzünü dönebilen, iki çizgisini dolduran
oyunculara alan açabilen, özetle santrfor orijinli bir oyuncunun yapması
beklenen her şeyi zaten yapan isimler oluyor.

Ligimizde kadro kurma aşamasından antrenman tekniklerine oyunu bu denli
hızlandırmak için elverişli bir yapı kuramıyor oluşumuzdan ötürü sahte
forvetli düzenlerin en istikrarlı örnekleri 14-15 hafta gidebiliyor. Bir
noktadan sonra rakipleriniz sizin üçüncü bölge etkinliğinizden ziyade
birinci bölgeden sağlıklı top çıkarmamanız üzerine kurgulanıyor, sizleri
direkt topa zorluyor ve ön alanda düşük fizikli kalmak dezavantaja
dönüşüyor.
Gözümüzde kendini ‘pres takımı’ olarak tanımlayan bir ekip canlandıralım.
Elbette ki böyle bir takımın özellikle maç başında boğucu baskı
uygulamasını, maç içinde fiziksel dalgalanma yaşamamasını ve 70-75’ten
sonra rakibine enerji üstünlüğü kurabilmesini bekleriz.
Ancak son dönemde bu yapıların taraftar bulan örnekleri, oyunun sadece pres yönünü değerlendirme yoluna gidiyor.
Oysa her yapı gibi bu organizasyon da rakiplerinin tarzı, stratejisi ya
da maçın gidişatına göre topa yön vermek zorunda kalabiliyor ve bu
durumda da işleyen bir oyun sunması, kendini tek kimliklilikten
çıkarabilmesi gerekiyor.
Dünyada zaten yaygın olan ancak bizlerin tanımlarıyla yeni tanıştığı roller içinde çok sayıda emsal var…
Örneğin, bir teknik direktör “merkeze kayabilen bek” isteğini açıkça ya da sahadaki uygulamasıyla gösteriyor olsun.
Kamuoyu ve değerlendirme birimleri olarak ismi geçen oyuncularda
–sadece- bu kritere yoğunlaşıyoruz. Oysa gelecek oyuncunun bu kriteri
karşılıyor olması dışında bir bekin sahip olması gereken temel
fonksiyonları da taşıması gerekiyor.
Ters kademeye giremeyen, fizikli kanatlara kolayca yüksek top veren,
ters ayağına basamayan, koridorunu savunamayan, merkeze kaydığı senaryo
dışında (yani çizgide olduğunda) top kullanamayan bir bek oyuncusu,
sadece orta sahaya +1 yazması umuduyla tercih edildiğinde geçici
memnuniyet ve tatmin sağlarken orta vadede tüm görüşleri tersine
çeviriyor.
Temeli unutup tek noktaya odaklanmak, modern bir tasvir yaptığımızı
zannederken o rolü defalarca kez denenmesine rağmen giyemeyen
futbolculara yakıştırma yapmamıza vesile oluyor.
Bu çıkarımların en önemli sebeplerinden biri kalıp argümanlar…
Yine bir örnekle gidelim.
Size bir oyuncu tasviri yapacağım.
Bu oyuncu atletik, fizik üstünlüğü kurabilen, ceza sahasına bolca doğru
koşu atan, sağ ayaklı, sırtı dönük oynamaktan ziyade yüzünü kaleye
dönmeyi isteyen, kenar forvet rolüne uygun, santrfor olarak verimi düşen
ve tabela katkısı vermiş bir oyuncu.
Saydığım özelliklerin tamamı hem Cyle Larin hem de Caleb Ekuban için uyuyor. Oysa iki oyuncu arasında ciddi farklar mevcut.
.jpg)
Cyle Larin çizgide eşleşme kullanabilecek ve açık alanı topla kat
edebilecek bir oyuncu değil. Ters ayağı zayıf. Saha görüşünün güçlü olup
olmadığını test edebilecek durumda değiliz zira bir ara top denemesini
destekleyecek ayak kalitesi olmadığının kendisi de farkında.
Bunun yanında Süper Lig’deki neredeyse tüm beklerin üzerinden hava topu
alabilir, ivmelenme sonrası kayarak hamle vuruşları yapabilir ve stoper
gezdiren bir santrforun bıraktığı alanı birden fazla pozisyonda
doldurabilir. Bu da onu iyi bir ‘arka direk golcüsü’ yapıyor.
Ekuban, Larin’e oranla çok daha kuvvetli dribblinge sahip. Her iki
ayağıyla da yerden kavis vererek pas çıkarabiliyor. Topla ilişkisi bariz
şekilde daha iyi olduğu için zaman zaman oyunun merkezine kayabiliyor.
Ayrıca bu yönü kontratağı taşıyan oyuncu olabilmesini de sağlıyor.
Bunun yanında sayıları çok olmasa da kendisiyle fiziken eşleşebilecek
bekler var. Arka direk koşuları ve yaptığı hamlelerin bir kısmı
savunmacıların hamle menzilinde kalıyor.
Tüm bunlardan kendimce net bir ayrım çıkarabiliyorum. Cyle Larin, 10
yıl boyunca 30 ve üstü maça çıksa yine de asist sayısının gol sayısını
geçmesi çok zor ancak Ekuban bunu yapabilir. Ekuban, 10 yıl boyunca 30
ve üstü maça çıksa gol sayısının asist sayısını 4’e katlaması çok zor
ancak Larin bunu yapabilir.
Bütüne ulaştırmayan, kategorize ettiğimiz argümanlar iki oyuncuyu aynı
gösterebiliyor ama bambaşka ihtiyaçlar için birbirlerinden ayırmamız
gerekliliği söz konusu.
Zihnimizde ‘modernlik’ sıfatının altına dizdiğimiz yeni oyun ve yeni oyunculara da bu tip muameleler yapabiliyoruz.
.jpg)
Temelden ve bütünden uzaklaştıran, sadece yeni tanıma uygun olup
olmayışıyla değerlendirilen etiketler bizi oyunun kendisinde eksik
bırakabiliyor.
Bu konudan neden rahatsızlık duyduğumu ve böyle bir yazı kaleme alma
ihtiyacı hissettiğimi de açıklayayım. Paragraflar boyunca sözünü ettiğim
yanılgı kümesinin içinde bizzat ben de varım ve özellikle 3-4 yıl
öncesine kadar futbola baktığım pencere ile bugün arasında tam da bu
sebeplerle büyük fark var.
Evet, bir dönem Caner’in Zinchenko performansı verebileceğine inanıyordum. :)
Türk futbolunun profesyonel ya da amatör olarak, çalışan ya da izleyici
olarak paydaşlığını yapacaksak yeniyi, moderni istemek hakkımız olduğu
kadar sorumluluğumuz. Bu satırlardaki örneklemelerle paylaştığım hiçbir
fikir yeniye düşmanlık içermiyor.
Tam aksine, yeniye düşmanlığın büyümemesi adına gördüğümüz trendleri
futbolun aslından ve olmazsa olmazlarından koparmamamız gerektiğine
inanıyor, süreçlerin başlangıç ve bitişleri arasındaki pek çok
yanılgının bu eksiklikler nedeniyle oluştuğuna inanıyorum.
Yine finali vakit ayırıp okuyan herkese duyduğum minnetle yapıyor, hepinize sağlıklı günler diliyorum.
Kaynak : Alperen Doğan / TRT SPOR